Ana içeriğe atla

Salaklar Cemiyeti #1

 

    Varmak, ulaşmak kendine, bir yolculuk içinde...



İnsanın doğumdan ölünceye kadar geçirdiği dönemler arasında ergenlik dönemi benim favorim. Sizi bilmem ama ben o ergenlik yıllarını, ergenliğin ruhu çok seviyorum. Hayata dair ilk düşünce tohumlarının yeşerdiği, "abi noluyoruz ya?" çıkışlarının başladığı bu dönem, belirsizlikle dolu bir dönem. Benim ergenliğim gerek ailemle gerekse arkadaş çevremle sürekli bir tartışma konusu bulup tartıştığım hatta öyle ki Sokrates'in at sineği olup çevresini rahatsız etmesi gibi ben de bazı zamanlarda hiç inanmadığım ve tarafı olmadığım konuların tarafıymış gibi davranır karşı tarafla tartışacak bir zemin yaratmaya gayret ederdim. Ne yazık ki, bu ruhun alevi, hepinizinki gibi yetişkinliğe itilince yavaş yavaş söndü. O yoğun duyguların, agresif çıkışların ve "insanların düşüncelerini değiştirebilirim", "daha önce kimse böyle düşünmemiştir ben dünyayı kurtabilirim!", içimize sığamayan bu çoşkun düşünceler artık yetişkinlik hayatının getirdiği birtakım görevler ve uğraşlarla dolup kaygı toplarına dönüştü. Fakat, sağlıklı yetişlinliğin getirdiği bu sakinleşme ve yavaşlama hali beraberinde duygularımızı zehirlenmeden yaşayabilme becerisini de getirebilir. Örneğin ergenlik yıllarında: aşkı nefretle, dostluğu düşmanlıkla ve merhameti acımasızlıkla karşı karşıya getirerek iki ve en uçlarda yaşayarak adeta bipolar duygu durum bozukluğu sahipmişcesine davranışlarda bulunabiliyoruz. 

Üzüldüğümüzde tüm benliğimizi üzüntü duygusuna yatırır geçmişin, şimdinin ve geleceğin olası tüm kötü düşünceleriyle marine ederiz. Bu marineyi yaparken içine üzüntü duygusunu derinleştiren ve yoğunlaştıran keskin tatlar ve çeşitli baharatlar da katarız; arabeks-isyankar şarkılar, drama filmler, drama kitaplar... Üzüntü duygusu, bu eklediklerimizle daha karmaşık ve ağır hale gelir. Marine süresi gereğinden fazla uzarsa marineye yatırdığımız benliğimizi ele geçiren üzüntü duygusunun yapısı bozulur, şekli değişir. Ve ayrıca içine eklediğimiz baharatlar ve asitler iyice yoğunlaşıp duygunun formunu bozabilir ve yenilemeyecek bir yapıya dönüştürebilir. Fakat biz bu durumda elimizde yenilebilecek tek duygunun, o anki üzüntü duygusu olduğu inancıyla onu yemeye çalışırsak işte o zaman uzun süre bekletilmiş bu marine duygudan zehirlenir ve ergenliğin o tehlikeli ve saplantılı sınırına girip yetişkinlikte de muhtemelen etkilerini gösterecek o kişiliğe merhaba diyebiliriz: hayata bardağın boş tarafından bakan birey! 

Üzüntü duygusunu, baharat ve asitlerle gereken süre boyunca marine edip ardından da pişirebilseydik bizim için zehirsiz ve belki de lezzetli deneyim olabilirdi. Bu sağlıklı deneyimle, gelecekte tekrar bir üzüntüyle karışlaştığımızda hangi baharatları ve asitleri kullanmak isteyeceğimizi, hangilerini bize uygun olmadığını bulup elememiz gerektiğini bilirdik. Böylece, duygularımızı daha iyi kontrol edebilir ve olgunlaşmış bir zihin yapısıyla hayattaki yaşananları karşılayabilirdik.

Elbette kendimize ulaşmaya çalıştığımız bu yolculuğa ergenlikle başlamıyoruz, fakat ben akıl baliğ dönemle başlamak istedim çünkü artık kendi başımıza hayatımız için büyük veya küçük kararlar alabilmeye ve erişkin olmaya başladığımız bir dönem. Gelişim psikolojisine göre, yaklaşık 10-12 yaşlarında başlayıp 20-22 yaşlarına kadar devam edebiliyor ergenlik. Bu süreç içinde de sadece bilişsel değil, aynı zamanda da fiziksel, psikolojik ve sosyal yönlerden de hızla gelişiriz. Her ne kadar yoğun duyguların ortaya çıktığı, isyankar, agresif  ve tutarsız duyguları yaşadığımız bir period olarak bilinse de, bilincimizin de çok hızlı şekilde geliştiği ve soyut dünyayı anlamdırmaya başladığımız bir dönem. Artık hayatımızda sadece güzel-çirkin kavramları yok, bunların yerini daha geniş ve kapsayıcı anlamlara gelebilen iyi-kötü kavramları yerleşiyor. Bir nesne veya insanı tanımlarken daha geniş anlamlara gelebilen soyut sıfatları tercih edebiliyoruz. Soyut tanımlar, bir bakıma kompleksleşen beynimizin ürünü. Bu durum duygularımızı tanımlamakta bizi zengin ve bol seçenekli kılabiliyor. Örneğin, bir bebek veya çocuk, nesnelere ve insanlara karşı dış görünüşlerine, güzel-çirkin olmamasına -tabi ki bazı durumlarda ne kadar çok o tanıdık yüz tipine maruz kalması gibi etkenler de var- göre bir yaklaşımda bulunurken biz yetişkinler sosyal etkileşimle edindiğimiz bireysel tecrübelerle, bize aktarılan hikayelerle, duyduğumuz haberlerle ve pek çok etmenlerle saniyeler içinde içimizde bir detaylı detaysız hesaplamalar yaparız. Bu saydığım tüm durumlar bizi daha kompleks tanımlara daha karmaşık ve soyut betimlemelere itiyor. Bu itilmenin hem sonucu hem de bir bakıma nedeni olan sosyal ilişkilerimiz de bu süreçte hızlı şekilde gelişiyor, beraberinde de sosyal ortamlarımız da genişliyor ve anı ürettiğimiz mekanlar çeşitleniyor. Bunca çeşitliliğin olması bir yana, hemen hemen hepsini ilk defa deneyimliyoruz. Bu, daha da karmaşık hisler ve duyguları anlamdırma zorluğu yaratabiliyor. 

Bir bakıma, ilk deneyimlerin yani daha önce hiç yaşanmamış duyguların doğduğu ve bir daha aynı hissiyatla yaşanılması mümkün olmayan o dönem; ergenlik. arkadaşlarınla ilk defa sinemaya gitmek, ilk öpücüğünü deneyimlemek, hayatını etkileyecek o büyük sınavlara ilk defa girmek, bedensel değişiminin ilk defa bu kadar farkında olmak  ve ilk defa ideolojik sorgulamalara henüz ideolojilerin isimlerini dahi bilmeden girmek, Bu gibi faktörler bakımından onca ilkleri içinde barındıran bu dönemin sürekli dolup taşan, yüksek iniş çıkışları olan ve kontrolsüz hıza sahip duygularla tanımlanan bir dönem olması hiç de şaşırtıcı değil. 





























Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yalnızlık Duygusundan Beyinsizliğe Geçiş

  (Pablo Picasso, Girl Before a Mirror) Merhaba blog'uma hoşgeldin! Bu blogumda yalnızlık temasına değineceğim. Benim için  hayatımın büyük bir parçası olan bir konu. Kendisini genelde kendisiyle meşgül eden biriyim. Ve bu nedenle yalnızlık duygusu değil, direkt yalnızlığı yaşayan biriyim. Yıllarım yalnızlığı anlamakla geçti, fakat son 2-3 yıldır yoğun şekilde sosyal medya kullanımıyla hayatımın büyük bir parçası olan yalnız olma kavramını yadırgamaya başladığım, bende bir problem olduğunu ve bu problemi bulmam gerekitğini inanmaya başladığım bir döneme girmiştim. Şimdilerdeyse, o bir zamanlar sosyal medyayı neredeyse hiç kullanmayan ve Instagram hesabı dahi olmayan 3 yıl önceki halimde özlediğim duygular gün yüzüne çıktı. Yalnız kalıp kendime vakit ayırdığım, kendimi iyileştirdiğim, geliştirdiğim ve kendimi her zaman bir öncekiden daha iyi tanıdığım zamanları özledim. Pandemiden bu yana kendime yabancılaşmış gibi hissediyordum. Kimileri için pandemi dönemi daha çok kendilerin...